Küresel ölçekte hızlanan kentleşme, yoğun çalışma temposu ve giderek artan yapay mekânlar, insanın doğayla kurduğu bağı zayıflatıyor. Modern şehirlerde yaşam, çoğu zaman beton yüzeyler, kapalı hacimler ve yapay ışıklarla çevrili bir rutin hâline dönüşüyor. Oysa insan doğası gereği, binlerce yıllık geçmişinden beri doğal çevreyle uyum içinde yaşamaya programlı. Tam da bu nedenle biyofilik mimari, yalnızca estetik bir eğilim değil; insan sağlığının, üretkenliğin ve sürdürülebilirliğin temel bileşeni hâline geliyor.
Biyofilik tasarımın düşünsel temelleri 1980’lerde Harvardlı biyolog Edward O. Wilson tarafından ortaya konan Biophilia (Doğa Sevgisi) hipotezine dayanıyor. Wilson, insanın doğaya karşı içgüdüsel bir yakınlık duyduğunu, bu bağın kopmasının fiziksel ve psikolojik sorunlara yol açtığını bilimsel olarak ortaya koydu. Bugün Singapur’dan Londra’ya, Kopenhag’dan Tokyo’ya kadar birçok şehir, biyofilik planlamayı kent ölçeğinde benimseyerek kamusal alanlardan konutlara, köprülerden yüksek yapılara uzanan bütünleşik çözümler geliştiriyor.